Backrooms overthinkistan mı?
Tam olarak değil ama bence akrabalar
Backrooms’u sonunda izledim ve bölük pörçük notlarımı önce telefonumda, sonra kafamda toparlayıp bu yazıyı yazmaya karar verdim. Öncelikle, Clark ilk bakışta normal, depresyonda, yalnız ama yer yer haklı serzenişleri olan bir adam gibi görünse de aslında günümüzde gördüğümüz spesifik bir davranış örüntüsüne sahip insanların tasviri olmuş. Yaptığı şeylerin sorumluluğunu üstlenme yetisi olmayan insanlar.
Clark yalnız yaşayan, bir mobilya dükkanı olan, asıl mesleği mimarlık olsa da kendisi için koyduğu hedefleri bir türlü gerçekleştirememiş (bunda alkolizmin payı büyük bence) bir adam. Terapi almayı akıl edebilmiş diye sevinmeye hacet yok çünkü bu terapiyi sadece yüzeysel bir tecrübe olarak yaşadığını anlayabiliyoruz. Aslında Clark, genel olarak bir “perception worrier”. Gerçekten umrunda olan tek şey dışarıdan nasıl göründüğü ve insanların onun hakkında ne düşündüğü. Bu insanlara kendisinin neler yaptığının, onlara ne gibi acılar yaşattığının pek bir önemi yok. Bence bu Clark’ın kötü bir insan olduğunu değil de “bozuk” bir insan olduğunu gösteriyor. Bu arada Chiwetel Ejiofor inanılmaz bir performans sergilemiş bence, a career highlight. Bozuk ifadesi politik doğruluktan uzak olabilir ama gerçekten “broken” demek istiyorum, sistemde bir açıklık var. “the way he’s wired” da diyebiliriz.
Ejiofor’un performansı bana Clark’ın kötü ve kötü niyetli bir adamdan ziyade gerçekten kendi eylemlerinin başkaları için doğurduğu sonuçları beyni compute etmeyen, işlemeyen bir adam olduğunu düşündürdü. Aslında, ilk terapi sahnesinde Mary (psikoloğu) ile role play yaparlarken ben kuruşu kuruşuna kendi ödediği evden atılması hakkındaki serzenişini haklı bulmuştum. Fakat, role playing ilerledikçe ve Clark’ın içindeki o rahatsız edici, hatta korkutucu öfke ortaya çıktıkça (en azından bir kadın olarak) o evden kovulmasının eski eşi Barbara’nın kendisini korumak için başvurmak zorunda kaldığı bir yöntem olduğunu anlıyorsunuz yavaş yavaş. Belki o durum daha farklı bir eylem planı gerektirmiştir.
Barbara’nın motivasyonu çok önemli değil aslında, Clark için ve dolayısıyla bu hikayeyi yalnızca onun ağzından dinleyen biz için. Halbuki ben Clark’ın yerinde olsam benim için sorgulanacak ilk şey motivasyon olurdu. Her neyse, onun için değil, Clark’a göre önemli olan şey kendi evinin ondan alınması. Parasını kendisinin ödediği ev ve kendisi ve Barbara için kurmaya çalıştığı hayat yüzünden (!) mimarlık yapma hayallerini gerçekleştirememesi Clark’ın en primal, en öfkeli halini saniyesinde ortaya çıkarıyor. Bu konular, çok hassas yaralara dokunuyor ve Clark’ın en acımasız halini serbest bırakıyor. Backrooms evreninin içine daha da çekildiğinde bu evin onun için ne kadar önemli olduğunu göreceğiz.
Terapi sırasında, Mary Barbara ve Clark da kendisi olarak konuşurken Clark’ın gitgide artan öfkesi, çok çabuk bir şekilde agresifleşmesi insanda uneasy bir his bırakıyor. Bu durumun, alkolizmle de birleştiği anları düşününce eski eşi Barbara’nın tam olarak neler yaşamış olabileceğini kestirebiliyorsunuz. Clark, evden kovulduktan sonra dükkanda yaşamaya başlıyor. Bu convenient bir durum, mobilya dükkanı olduğu için. Bu arada Clark’ın alkolü bırakmadığını da görüyoruz. Dükkanda içiyor ve direkt şişeden içiyor. Backrooms’u buluşu da dükkanın elektrik sisteminde çıkan bir sorun sayesinde oluyor. Aslında bu sorun akşam dükkan kapandıktan sonra yaşandığı için ne olacak, o kadar da büyük bir problem değil diye düşünmesini beklersiniz ama Clark dükkanda yaşadığı için tabii ki ciddi bir sorun. Günlerden birinde, gece yeniden bu sorun çıktığında Clark, depo gibi kullanılan kata inerek elektrik şebekesini kontrol etmeye başlıyor ve bu sırada backrooms girişini sağlayan kapıyı buluyor.
İlk girdiğinde alışık olduğumuz gibi sarı boş bir oda ve ortada birbiri üzerine yığılmış mobilyalar görüyoruz. Backrooms creepy pasta ve bugüne kadar yaratılan online içeriklerde de hep sarı bir ton gördük, hatta filmin yönetmeni Kane Parsons’ın filme vesile olan kısa videolar serisinde de sarı renk hakim. Bu videoları izlemek isterseniz YouTube’da Kane Pixels kanalına bakabilirsiniz. Parsons’ın kurduğu evren ile ilgili lore açısından zengin içerikler, filmde değinilmeyen detaylar da bu görüntülerde var.
Uzaktan bakıldığında gerçekten mobilya gibi görünen yığına daha dikkatli bakınca aslında durumun normal olmadığı anlaşılıyor. Sandalyelerin ayakları kitaplık raflarının içinden geçiyor. Clark, haklı olarak şok içinde odadan çıkıyor ve buranın ne olduğunu anlamaya çalışıyor, bir harita çıkarmaya ve olaya anlam kazandırmaya çalışıyor. Mary ile bir sonraki seansında yanında bu haritayı da götürüyor ve Mary’ye bu yerden bahsetmeye karar veriyor. Mary inanmakta güçlük çekiyor ve yeniden içmeye mi başladın diyor. Clark, yine bir anda parlayarak çıkıyor ve çıkarken Mary’ye diyor ki bir dahaki gelişimde kanıtla geleceğim ve sen de bana büyük bir özür borçlu olacaksın. Clark’ın narsizmine minik bir peek daha ediniyoruz. Yaşadığı olayın paranormalliğini, olağandışılığını ve akıl almaz olduğunu düşünerek kendisine inanılmamasını normal bulmuyor. Bir profesyonelin, psikoloğunun bunu sorgulamasını ve kendisinin geçmişteki döngüleriyle bağlantılı olabileceğini dile getirmesini kişisel bir saldırı gibi algılıyor. Onun için o sırada önemli olan gözünü bürüyen hırs, kendisine inanılmamasının getirdiği öfke. “You’ll owe me a fucking apology” derken parlayan gözleri.
Uzun lafın kısası, Clark zaman zaman karşımıza çıkan bazı insanlar gibi yaptığı şeylerin sonuçlarını kabullenmeyen, yalnızca kendi acısını, kendi zorluklarını önemseyen ve bunlarda kendisinin bir payı olmadığını, suçsuz olduğunu, herkesin ona bir şeyler yaptığını düşünen, kendi yazdığı senaryolarda bile “kurban” olan, bundan sıkıldığında ise aslında zayıf bir adam olmadığını göstermek için öfkeye ve şiddete başvuran bir insan. Çünkü sağlıklı bir sindirme mekanizmasına sahip değil, sağlıklı bir başa çıkma mekanizmasına da sahip değil ve açıkçası bunlara ulaşması neredeyse imkansız çünkü değişmek istemiyor. Kendisini yanılan, yer yer hatalı biri gibi görmüyor. That’s just the way he’s wired.
Clark’ın dükkanının ismi Captain Clark’s Ottoman Empire. Bildiğimiz Osmanlı İmparatorluğu ile İngilizce’de puf/sedir gibi mobilyalara verilen ottoman ismini kullanarak yapılan bir kelime oyunu. Dükkandaki, assistant manager Kat ve Kat’in sevgilisi Bobby’nin yardımıyla bir reklam filmi çekiyor. Bobby’nin kamerası var ve reklamı o çekiyor. Bu reklamda Clark yine dükkanın isminde gördüğümüz Captain Clark’a gönderme olarak giydiği korsan kostümüyle bir taht görevi görmesi için konulan mavi minderli bir sandalyeye oturuyor. Hatta, Bobby aslında Osmanlı İmparatorluğu vurgusu ve taht/sandalye nedeniyle bir korsan yerine sultan olmasının daha mantıklı olup olmayacağını sorguluyor. Reklam çekilirken tam finale doğru oturduğu sandalye Clark’ı taşımıyor ve sol taraftaki bacağı kırılıyor, Clark yere düşüyor ve Bobby’ye çekmeyi bırakması için bağırıyor. Clark’ın saniyeler içinde parlayan öfkesi karakterin ne kadar “unstable” olduğunu her seferinde seyirciye hatırlatıyor.
Bu sahne önemli çünkü backrooms’a girdikten sonra ortamı keşfederken gördüğü odalardan birinde mor, reklam filmindeki sandalyeye benzeyen bir koltuk var. Ancak bu koltuk daha iyi yapılmış, daha güzel ve ihtişamlı görünüyor. Gerçek bir hükümdar tahtına daha yakın.
Bence asıl çarpıcı olan şey ise koltuğun aynen dükkanda kırılarak sol tarafa eğilen sandalyede olduğu gibi sola eğik durması. Sol ayaklar yere batmış durumda. The throne is crooked ve koltuğun ön tarafında, koltuğa doğru bakacak şekilde bir kısmı yere batmış bir çift converse ve terlik var. Bunlar, reklam filmini çektikleri sırada Bobby ve Kat’in ayaklarında olanların aynısı ve tam olarak o iki karakterin durduğu yerde duruyorlar. Bazı analizlerde backrooms’daki bu odaya “Throne Room” denildiğini gördüm. Başka bir analizde de Clark’a Mad King of Backrooms olarak refer edildiğini. Ben güzel tasvirler olduğunu düşünüyorum.
Reklam çekimindeki sandalye
The Throne Room
Clark, bu yerin gerçek olduğunu kanıtlamak için en güvenilir kanıtlardan biri olan görüntülü kayıta yöneliyor. Yalnız biri olduğu için arkadaşı ya da yardım isteyebileceği bir yakını yok. Dolayısıyla bir kez daha Kat ve kamerası olan sevgilisi Bobby’nin kapısını çalıyor. Aslında onlar da yardım isteyebileceği insanlar değil, zaten fazla mesai gibi düşün, para ödeyeceğim diyerek ikna ediyor. Kat birkaç kez ne için gittiklerini, ne yapacaklarını, bu durumun sebebini soruyor ama Clark sadece “research” diyor.
Clark’ın bencilliği ve başkalarını ne gibi durumlara sokabileceğini ne kadar önemsemediğini bir kez daha anlıyoruz. Kendi kafasındaki plan gerçekleştiği, kendi istediği yapıldığı sürece insanları nasıl bir tehlikeye attığı umurunda değil. Çünkü Clark, daha önce backrooms’a girdiğinde içeride bir şey olduğunu anlıyor. Dolayısıyla bu iki insan girdiğinde onların da hayatlarının tehlikede olacağını biliyor ama söylememeyi tercih ediyor. Bu operasyon sırasında Bobby’nin başına tahmin edebileceğiniz talihsiz bir olay geliyor.
Clark’ın tüm bağırışlarına rağmen Kat, Bobby’nin peşinden gidiyor ve doğal olarak Clark da onun peşinden, böylece artık backrooms evrenine geri dönüşü olmayan bir şekilde girmiş oluyoruz. Bu kısımda bize verilen önemli bir bilgi de şu sahne ile oluyor:
Clark banyo gibi bir odadayken yan odadan Kat’in sesini duyuyor. Kat “Buradayım, baksana beni göremiyor musun” gibi şeyler söylüyor ama Clark’ın onu görmesi mümkün değil karşısında fayans kaplı bir duvar var. Kat’in karşısında ise cam, dolayısıyla Clark’ı ve Clark’ın bulunduğu odanın içini görebiliyor. Bu aslında backrooms’un herkes için değiştiğini ve farklı olduğunu gösteren ilk sahne. Çünkü backrooms aklınızın bir ürünü. Bir çeşit hafıza gibi herkesin kendi zihnine göre şekilleniyor, büyüyor, uzuyor ve değişiyor.
Burada bence yönetmenin verdiği çok keyifli bir karar var. Clark’ın yanında getirdiği Bobby’ye ait kameranın pov’sinden izliyoruz bu sahneyi. Clark, Kat’in sesini duyunca hâlâ kayıtta olan kamerayı girdiği odada bir yükseltinin üzerine bırakıyor. Sonra bir anda kamerayı biri eline alıyor ve biz bu sahneyi daha tepeden izlemeye başlıyoruz. Kat, korku içinde bağırarak Clark’ı uyarmaya çalışıyor. “Tam arkanda!” Clark’ın zihninin ürünü olan backrooms’daki entity ile tanışmaya çok yaklaşıyoruz: Captain Clark.
Kameranın görüntüsü kesiliyor ve biz Clark ya da Kat’e ne olduğunu anlayamadan kendimizi yeniden gerçek dünyada buluyoruz. Bu sırada yer yer çok detay versem de hiç değinmediğim bazı kısımlar var. Mesela filmde Clark’tan sonraki en önemli karakter psikoloğu Mary’nin hikayesi.
Mary’nin şizofreni hastası bir anne ile geçen oldukça travmatik ve zorlu bir çocukluğu var. Hatta film bu sahnelerde Mary’nin annesini backrooms’daki entity ile paralel cue’lar vererek gösteriyor. Anne kareye girdiğinde çalan score’lar entity geldiğinde çalanlarla aynı ve annenin sesi insandan çok doğaüstü bir varlığın sesi gibi duyulacak şekilde distorted. Mary aslında kendi backroom’unda kendi entity’sinin gözlerinin içine bakarak mücadele edip, hayatına devam etmeye karar vererek bir döngüyü kırıyor ve hâlâ etkilerini hissetse de o çukurdan kendini çıkarıyor. Bu açıdan Mary ve Clark birbirlerinden çok da farklı insanlar değil. Fakat, başlarına gelen zorluklara karşı verdikleri tepkiler farklı. Mary her koşulda bir şekilde kendini o çukurun içinden çıkarırken, Clark bu sağlıksız döngüleri tekrarlamak ve onların içine daha da çekilmekten kaçamıyor, daha doğrusu kaçmıyor.
Overthinkistan konusuna gelecek olursak..
Bence hem evet hem hayır. Backrooms, herkese unique biçimde şekillenmesi, içindeki mekânlar ve still life’larla aslında bir çeşit hafıza. İlk başta gördüğümüz Throne Room da bunun güzel bir örneği. Dükkanda o reklam filminin çekildiği sahnenin bir hatırası bu oda ama bazı değişiklikler var. Taht görevi gören dandik sandalyenin Clark’ın narsizm süzgecinden geçerek daha ihtişamlı bir şekilde taklit edilmesi mesela. Bu durum, Clark’ın zihninin oynadığı oyunlar ya da o mekana dair anısının biraz bulanık olması ile açıklanabilir. Aslında backrooms içindeki tüm odalara uzaktan bakıldığında ne olmaları gerektiğini anlıyorsunuz, bir banyo, ofis, yatak odası, kişinin hatıralarından bir yer. Ancak yaklaştıkça tutarsızlıklar başlıyor çünkü bunlar o insanın zihninin bir ürünü, o hatıraların tam anlamıyla aynı şekilde replicate edilmesi mümkün değil.
Mary, günlerdir haber alamadığı hastası Clark’tan endişe verici bir sesli mesaj aldıktan sonra dükkana gidip onu ziyaret etmeye karar veriyor. Clark’ın izini sürmeye başlayan Mary, kaçınılmaz olarak kendini backrooms’da buluyor. Burada Clark ile karşı karşıya geldikleri yer bence filmin en çarpıcı sahnesi. Biraz önce bahsettiğim still life’ları da burada görüyoruz. Still life’lar uzaktan insan gibi görünen ama aslında insan olmayan birer anı. Yaklaştığınızda hepsinin deforme olmuş insanlar gibi göründüğünü anlıyorsunuz. Clark, bu durumu ve still life’ları Mary’ye anlatırken “this place builds them…remembers them and the more times it remembers something the less it does” diyor.
Yani bir şeyi binlerce kez baştan hatırlamaya çalıştıkça asıl halinden ne kadar uzaklaştığını ve yanıldığını görüyoruz. Bu bir yapay zeka ajanına bir fotoğraf yükleyip yüzlerce kez aynı edit komutunu veren insanların yaptığı şeye de benziyor biraz. Her yeni girişimle çıkan ürün daha kötü, daha deforme, aslından daha da uzaklaşan bir şeye dönüşüyor. Buradan sonrasında daha fazla spoiler vermeden şunu söyleyebilirim sanırım, bu sahne Clark’ın kovulduğu, parasını ödeyerek satın aldığı evinde geçiyor. Buradaki still life’lardan biri de eski eşi Barbara’nın anısını temsil ediyor.
Clark’ın buradan çıkmaya pek de niyetli olmadığını öğreniyor ama daha sonra entity’nin sahneye girmesiyle burada var olmasının da mümkün olmadığını görüyoruz. Entity Captain Clark da zaten Clark’ın insanlık, medeniyet ve toplumdan uzak en primal halini temsil ediyor. Captain Clark’ın rahatsız olarak sahneye girmesini sağlayan şey, Clark’tan gördüğümüz son insani karar.
Ben tam olarak bu açıdan overthinking ile bağlantı kurdum sanırım. Hafızamızın bize oynadığı oyunlardan hepimiz nasibimizi alıyoruz zaman zaman. Benim açımdan, bir insanın geçmişte yaşamasının mümkün olmadığını, çünkü o dünyanın artık var olmadığını kafama dan diye vuran bir film oldu. Geçmişte yaşanan bir olay ya da hatırladığınız bir insan artık hayatınızda yoksa, sürekli hatırlamak en başta kendinize eziyet ama bir yandan da kendinize yarattığınız bir backroom.
O insan ya da o olay, iyi ya da kötü, asıl haliyle kalmıyor zihninizde. Hatırladıkça daha da az hatırlıyorsunuz. Elinizde yeni done yok. Her girişiminizde daha grotesk ve anormal bir şeye dönüşüyor. Bunlara bağlı kalarak takıntılı bir hayat sürdürmek normal değil. Ben böyleyim, I'm wired this way diyerek içinde bulunduğunuz çukurda kalmaya devam etmek akılcı değil. O çukur, doğası gereği, varlığını tehdit eden her şeyi (gerekirse siz de dahil olmak üzere) yutmaya ve yok etmeye programlı.
Ben bu nedenle kendi hayatıma ve tecrübelerime bakarak overthinking belası ile ilişkilendirdim. Bu benim 20’li yaşlarımın başında çok uğraştığım bir sorundu. Artık daha farklı ve daha iyi bir yerdeyim ama buraya gelebilmek için tükenmem gerekti bir noktada.
Benim backroom’um da beni bir noktada öğütmeye çalıştı. Ancak ben kana kan, dişe diş dövüşerek çıktığımı düşünüyorum. Film bittiğinde kendimi Mary’ye yakın hissetmemin sebebi de bu sanırım. Geçmiş ortadan kaybolmuş değil, tanıdığım insanlar, yaşadığım ilişkiler, kırgınlıklarım, benim kırdıklarım, verdiğim kararlar, attığım adımlar orada bir yerde duruyor ama orayı ziyaret edecek kadar ilgimi çekmiyor artık.



